Okuma Süresi : 4 dakika

Günümüzde birçok insan günlük üç öğün, hatta ara öğünleri de düşünürsek beş öğünden oluşan bir beslenme düzenine sahip. Bunlar dışında, öğün olarak adlandırılamayacak kadar az olsa da, bir çok kez de atıştırma halinde bulunuyoruz. Peki bu durum hep böyle miydi? Eskiden ne yapardık? Ne sıklıkta yerdik? İki öğünden üç öğüne nasıl geçtik?

İnsanoğlu olarak geçmişte hiç bir üretim sürecinin içinde bulunmayan, avcı ve toplayıcı konumunda iken, bugün oldukça farklı bir noktada bulunuyoruz. Kurduğumuz medeniyet ve topluluk olarak yaptığımız görev paylaşımı neticesinde, ihtiyaçlarımızı hemen her an karşılayabilecek bir yapı tesis etmiş durumdayız. Bu tesis ettiğimiz yapı da bizlere, hayatta kalmamız için gerekenin çok daha ötesinde, envai çeşitte ve ciddi miktarda yiyecek tüketmeye meyil ettirmektedir. Zemin bu şekilde olunca, çoğunlukla hayatta kalma olasılığını arttırmak adına yemek konusunda çok sayıda karar almaktayız. Bu doğrultuda, Sinan Canan’ın Değişen Beynim kitabında da belirttiği üzere, temel işlevi bizi hayatta tutmak olan beynimiz, bizleri bol bol yiyecek tüketmeye yönlendiriyor. 

Günümüzdeki durum böyle olsa da, eskiden, biraz da şartların farklı olmasına bağlı olarak, bu sıklıkta yemek yediğimizi söylemek mümkün değil. Bunun temel nedenleri yiyecek üretiminin azlığı ve gıda hammadesi yetersizliği olmakla birlikte, diğer önemli bir neden de fiziksel olarak çalışma ihtiyacının ve buna bağlı olarak da çalışılması gereken sürenin fazlalığıdır.

Nasıl Beslendik?

Geçmişteki durumu daha yakından incelenirse, Türklerin uzunca bir süre boyunca üç değil, iki öğün tüketim yaptığı görülmektedir1. Bu iki öğünün ilki kuşluk yemeği diğeri ise akşam yemeği olarak adlandırılmıştır.

Sabah öğünü olarak nitelendirilebilecek olan kuşluk taamı, kuşluk vakti, yani sabah erkenden yenirdi. Bu öğün esasen, yenilen yiyecekler açısından bugünkü manada bir kahvaltı gibi olmayıp, gerçek anlamda bir öğün idi2. Hatta bu öğünde akşam öğününün nitelik ve nicelik açısından daha güçlü olduğunu da söylemek mümkün. Zaman içinde sabah yenen bu öğün bir değişim göstermiş, kahvenin Afrika’dan çıkması, Anadolu’ya gelmesi ve Türk kahvesi kültürünün yaygınlaşması sonrasında bu öğüne kahve öncesi atıştırma adetini kastederek “kahve altı” denmiş ve bu ad da daha sonra “kahvaltı” adına dönüşerek bugünkü halini almıştır.

İkinci öğün olan ve akşam taamı da denilen akşam yemeği ise, Osman Gazi zamanından gelen bir gelenek ile ikindi namazından sonra yenmekte idi. Osmanlıların ilk padişahı Osman Gazi, ikindi namazından sonra dairesinde ne kadar adam varsa hepsini yanına alır, akşam yemeğini beraber yerdi3. Osmanlı saray mutfağının muhasebe kayıtları ve yiyecek alımlarının belgelendiği kaynaklarda, 11 Haziran ile 9 Temmuz 1469 dönemine tekabül eden hicri 873 Zilhicce ayına ait kayıtlarda Fatih Sultan Mehmet’in de iki öğün yediği tespit edilmiştir.

Her ne kadar, eski tarihlerde bugüne göre çok daha erken saatlerde uyunsa da, akşam öğünün gün batmadan önce görece erken yenmesi nedeniyle, acıkanlar yatsılık adı altında hafif bir şeyler de yerdi4. Tam bir öğün olmayan ve yatsılık denilen bu atıştırma, esasen bir saray adeti olup, sıradan bireylere görece zengin olan konaklarda da yenirdi5.

Herşey Değişiyor

Yüzyıllarca bu beslenme şekline devam ederken, batıda ortaya çıkan sanayi devrimi bir çok şeyi etkilediği gibi yemek düzenini de etkilemiştir. Sanayi devrimi ile birlikte daha çok çalışmak ve üretmek için yeniden tasarlanan toplum hayatında, gereken enerjiyi sağlamak adına çalışma öncesi bireylerin beslenmesinde kahvaltı hatırı sayılır bir önemli arz etmiştir. Daha sonra uzun çalışma saatlerindeki enerji açığını kapatmak adına öğle yemeği de beslenme sürecinde bir yer edinmiştir. Yapay aydınlatmanın geliştirilmesi ile birlikte, daha geç saatlere kadar uyanık kalmak mümkün olmuştur. Bu uyanıklığa bağlı olarak insanoğlu, yoğun bir çalışma gününün ardından bir şeyler yemeye başlamış ve akşam yemeği de bu şekilde hayatlarda yerini bulmuştur.

Sanayi devriminin başladığı ve yayıldığı topraklardan, üzerinde bulunduğumuz bu kıymetli topraklara gelirsek de, uzun bir geçmişi olan, sabahları kuvvetli bir öğün tüketip, öğlenleri bir şey yemeyip, akşam olmadan ikinci öğünü yapmak olarak özetlenebilecek bu yeme düzenin Tanzimata kadar sürdüğü söylenebilir. Bu iki öğünlü beslenme yaklaşımı, Tanzimat Fermanı sonrasında, batı dünyasında gelinen bu noktayı örnek almak ve “uyumlu” olmak adına üç öğün haline çevrilmiştir6.

6 thoughts

  1. Benim de aslında zorlandığım bir konu bu. Genelde 2 öğün besleniyorum sabah ve akşam ama diyet yaparken o ara öğünler beni epey zorluyor

    1. Bununla alakalı “Üç Öğünden İki Öğüne Nasıl Geçeriz?” başlıklı kendi deneyimlerimi de aktardığım bir yazı hazırlıyorum. Yakında yayında.

  2. Demek ki atalarımız da intermittent fasting (aralıklı oruç) yapıyormuş 🙂 şaka bir yana insan sağlığı açısından 2 öğün yemek yemek daha faydalı gibi.

    1. Evet. Muhtemelen atalarımız aralıklı orucu, “intermittent fasting” diyerek kavramlaştıranlardan daha önce fiilen yapıyorlardı. İki öğün konusunda da uzunca bir süredir yaşadığım deneyimi paylaşacağım en kısa sürede. 🙂

        1. O kadar çok konu var ki yazacak, bir yıl geçmiş ama hala yazamamışım iki öğün konusunu. Kilo vermeye ilişkin yazdığım yazılar gibi, bu tür kişisel deneyimlerimi SosyalAnneBaba adlı diğer blogumda yayınlıyorum. Bu konuyu yazılacaklar arasında daha öne alayım… 🙂

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir